bir bodrum kat garajının önündeki yükseltiye oturmuş, alacakaranlık bir lokantadan sigara almaya giden erkek arkadaşını bekliyor, dizinde onun ceketi. ikisi, sonuna dek seyretmeye dayanamadıkları bir filmden çıkmışlardır. şimdi adam, yine bir kavgaya tutuştuğu lokantadan sendeleyerek çıkar, yeniden kapıya bir yarım döner ve lokantacıya yine ağzına geleni söyler. sonra hızla sokağa süzülür, kapıyı ardından sıkıca kapatır. gömleğinin kollarını indirirken: "işte bu kadar!" der. lokantacı kapıyı açıp edepsizce tehditler savurur. ardından kapıyı öyle bir öfkeyle kapatır ki kendi binasının kapısı olduğu halde, sanki karşı tarafın kırıp dökme isteğini yerine getiriyormuş gibi görünür. kapı dışarı edilen, yalnızca bir omuz silker ve hafiften kıkırdar. sonra ötekini gülünç düşüren en galiz küfrünü, en yüksek sesle havaya boşaltır; ötekinin kulağına ulaşmaz ama.
"nereye gitsek küfrediyorsun" der genç kadın, "şimdi senin o aptal sigaran için yine bir başka yere gitmek zorundayız."
adam, öfkeyle: "ama öyle bir sürü barbar başıboş bırakılmaz ki!" der, kadının kucağına atılmış ceketini alır.
"o batakhanede elbette bir sürü barbar bulursun. tabii ya ne olacaktı? başka ne bekliyorsun? zaten daha baştan bile bile öyle bir batakhaneye giriyorsun, orada nasıl olsa sataşacak birini bulursun diye."
"bir de sen başlama!" diyerek adam, tehditten ziyade bozuk çalar biçimde kadının sözünü keser.
"sen var ya, filozof gibi bir kavga keçisisin. kolayca kızışıp hemen zıvanadan çıkıyorsun." sözü tam kesilmeden bu lafı da illa yetiştirmeliydi. topluca bir genç kadındı, boz gri dağınık dalgalı saçları vardı, tıklım tıkış dolu bir salona konuşuyormuş gibi yüzünü hep onun üstünde tutan bu entelektüel serseriyle çıkmaktaydı.
"sana nasıl sarılıp seni nasıl öpmem gerektiğini bilemez oldum. sırf ölü kamera gözler önünde görünmek için çiftleşen insanların aşağılık gösterişleri benim cinsel duyarlığımı berbat etti, düzeyini düşürdü. bunalımlı kafaların keyifsizliğini çağrıştırıyorlar. o batakhanedeki barbarlar da tam bizim kaçarcasına kurtulduğumuz filme methiye düzüyorlar."
"daha geniş ufku olan, bakmaz geçer."
"nasıl olacak o? senin çıplaklığın da böyle bir filmden sonra benim gözümde, dökülen, şişirilmiş, tutuk, anlam yoksunu lümpen bir burjuva utanmazlık giysisine bürünüyor. hepsi reklam, salt bir put, beden yok artık, artık bulunmayan bir ticari meta için, duyumsal zevk için kendini tatmin reklamından ibaret. dehşet sarsmalı insanı, burjuva lümpen giysi içindeki -aslında çıplak!- gösteriden duyulan dehşet. ama belki de benim umudum çoktan uğursuzluğa yönelmiştir. dünyanın henüz hiç bilmediği bir imgeler akını. bizim üstümüze gelmeli o, bizim kendimizden bir şey geleceği yok artık. herkese öyle gelmeli ki ekranda bir pantolon fermuarı çözüldüğünde, sanki bir insanı kusarken görüyormuş gibi olmalı. dolaylılığın ve en ince nüansın ustası olma iddiasındaki bir sanatçı tam da bu en hassas, en kutsal alanda nasıl en gürültücü realist gibi hava atabilir?
ah, yalnızca ben, eli kolu bağlanmış zevkin çığlığıyım! dünyanın dönüşümü benimle uygun adımda olmadığı için öyle bir kayıp halindeyim ki! öğrenilenler kullanılamaz olmuş. daha çıraklık kursu bitmeden, zanaat bitip tükenmiş.
duyumsal merak, insan yüzünde, en azından bizim enlemimizdekilerin yüzünde, çok düşük bir rol oynuyor. son derece zayıf ve hizaya sokulmuş olarak geliyor görüntüye ve hemen hiçbir zaman da olduğu gibi çıkmıyor; öncelikle parlayan ve yüzlere can veren, toplumsal avantaj hırsı.
duyumsal zevk sorunu, en iyisi, bir süpermarketteki iki kasiyer kadının yaklaşan tatilleri üstüne konuşması fonda gösterilerek tartışılır; birbirine sırt dönmüş, cinsel organları üstünde oturan, malları tarayıcıdan geçiren ve müşteriye tek bir bakış bile lutfetmeyen iki kadındır bunlar. bizim için en merkezi, en yakıcı sorun olan duyumsal zevk sorunu, hiç önem taşımadığı, düpedüz duyumsuzluğun gündelik yaşama ve işlere egemen olduğu toplumsal zamanın muazzam kütlesine karşı iyice bir düşünülüp taşınılmalıdır. insanın gözü, eli beceriksizleşti; her çeşit güvenceden yoksun meraklı ruhu da beceriksizleşti. mağdurlar, maler-ruhlular, dostoyevski-ruhlular nerede? takıntılar, kavga verenler, kopmuşlar, sağaltım tutkunları, kışkırtılanlar, yürek parçalayıcı sancılarıyla ruh savrukları, neredeler? yok işte. çatlamaları kavraması gereken zeka dümdüz, sağlıklı bir karaciğerin aynası gibi kaygan. bir tek ben çıkıyorum sarsılmışların, dehşete uğramışların, ürküntü felçlilerinin bahçesine ve gül demetli yüceliğe doğru demecimi sunuyorum; ben, ışık geçiren adam.
çağ kırılması ve dönem çöküşü, böyle işte, tarih yutmuş bilinçlerle tükettik kendimizi. şimdi yeniden, önce sanatçılar olmak üzere, sonsuzun gündemini ele almalıyız. ki, tüm olanlarda yüceliğe doğru hareketi, anagog'u sorgulayalım.
varoluşun evinde gürültüyle mobilyalar kaydırılıyor. dehşet verici bilinçten daha dehşet vericisi gelemez. düşünülebilir tüm dehşetler. düşünülebilirden daha kötüsü yoktur. korkunçta, resmedilmiş ve önceden görülmüş gibi gelendir en korkunç. akıl hala yürekten konuşuyor, kötülüğün ve kaygının adını vererek konuşması garip bir şekilde hep daha canlı ve daha ustalıklı oluyor. ama yeryüzü güçleri çok az birikmekte ve şamataları bastırıyor zaten.
geç kaldık canım, geç kaldık. yeniyi zamansız anladık. şimdi yeni gerçekten ortalığa çıktığında ise bizim anlayışımız kullanımdan düştü. şimdi, tüm modeller uygulanıp bittikten, tüm heyecanlar coşup tükendikten sonra, çağ, ayıları serbest bırakıyor. "tarihsel dönüşüm süreçleri içinde bulunuyoruz" diyor çocuksu kamuoyu ağzı. aslında bizim güncel ilgilerimiz abartılı bir merakla, günümüzün ne anlama geldiğini daha kararlıca ve kolaylıkla bilecek olan gelecektekilere yöneliyor. biz, geçmişi incelemenin ustaları, onların geriye kayıtsızca bakışları için imrenmeyle kendimizi parçalıyoruz; öylesine güçlü, henüz kesinleşmemiş, mayalanmamış bir şimdi, geç de olsa başımıza gelmeli bizim. ama tespih böceklerini veya yusufçukları, mahmuzlu camgöz veya leoparları çevreleyen, en eski güvenilir küçük dünyalara oranla tarih içinde sürekli askıda duran, kendini düzelten veya kendiyle çelişen bir dünya, ne kadar anlamaya değer ki?
bizim dünyamız, karıncaların "dünya tablosu" gibi, dokunma ve salgı zinciri yoluyla sürekli bir kimyasal taktik bağlantı sayesinde güvenceye alınmış olmayıp tam tersine, sürekli sahte dünya tablosu üretimi nedeniyle güvensizleşmiştir. bizim yapacağımız dünya tasarımı hep, fabrikasyonu ile onu yaratan beyin tekniğinden daha ilkel kalacaktır. beyin ile gerçek dünya, dünya tablosu ile dünyanın ilişkisinden veya beyin ile onun yansıtmalarından daha yakındır birbirine. hiçbir şeyi doğru göremeyiz; keyif ehli körleriz biz, çalışkan aymazlarız. birbirine dokunup salgı ileten karıncaların doğası nasıl kimyasal taktik nitelikliyse, insanın doğası da tasarımlayıcıdır. ve bu güvenilir sürekli aldanma düzeneği, doğanın meydana getirdiği en büyük şeydir! bu düzeneğe, imalatın, yaratışın, renk, biçim, anlam, figür ve bağlantılar fabrikasyonunun kesintisiz işleyişi egemendir. insan, salt dur durak bilmeyen çalışkanlığıyla doğa süreçleri içinde yer almıştır ve hatta eyleminin körlüğü açısından, güzelliğiyle kategorik olarak insan gözlemcinin yöneldiği güzellik duyumuna katılan hayvanlarla yakın akrabadır.
serbestçe ve keyifle havalarda oynaşan tavus benekli gece ve gündüz kelebekleri, gerçekte ancak telefondan telefona koşuşturan borsa simsarıyla karşılaştırılabilir. "insan ruhunun simgesi olan" kelebekte işgüzarlıktan başka bir şey yoktur. bizim tablo ve tasarım dünyamızdaki kötüye kullanmaların ve saçmalıkların her yerde izi sürülüp açığa dökülmeli. cambazlık! ah canım! özgür! ah canım! hatta üstelik "mutlu" mu ne? daha uçsuz bucaksız hayallerimizi bırakamazken, tümden yabancı bir dünyanın ortasında, zorunlu bir eğretilemeli çekinceyle davranmayı ne zaman öğreneceğiz nihayet? yaşamın gevezeliğinin kendisi! yaşamın yalanının kendisi. baştan aşağı kendini övme!
kendinden gurur duyma yetisi olmayan ağaca uzun süre bakınca iflah olmazlığı belirir. ruhumuz, yollar içinde doğanın bizi boşlayan güzelliklerinden üzüntü ve hayal kırıklığı ile geri çekilir. eh, elbet doğa da çok hoşlandıklarıyla birleşmek istemiştir. ruhumuz, ölü bir ağaç parçasını, ölü bir çiçeği birden fark eder -ve yalnızca molekülleri frenleme duygusu vardır. ruh, yalnız olduğunu ve o bir başına kendine hayran olmayı, ancak nice sonra anlar. hep yalnızca kendi kendini sevmiştir. zeka ile ruh, güvenli bir işbirliği içinde her şeyi; ama düpedüz her bir şeyi, gerek nesnelerin güzelliğini gerekse o güzelliğe yönelik duyarlığı, beraberce ortaya çıkardılar. ve bu, salt insanın kendini iyi hissetmesi uğruna yapıldı!
canlıyı cansız görmeye çalışıyorum. bir kelebek, bir bahar çiçeği etrafında dört dönüyorsa, aerodinamik açıdan bu uçuşu en küçük kanat hareketine dek gerekçelendirmiş ve açıklamış olsam bile onun varlığında benim insanca bilgilenmeme ve anlamama hiçbir şey katılmaz. ne zaman ki en büyüğünden en küçüğüne -ışığıyla, soluk alışıyla, kanıyla, bakışıyla- en içten bir "insandan kaçan"a rastlarım, o zaman umursamazlık mucizesinin ne olduğunu birazcık anlamaya başlarım. o mucizede biz insansal bilgimizi, milyarlarcasının içinden rastlantı olarak tek bir çalışkanlığı sergiliyoruz. mistiğin çekirdeği bu, tepeye dek kapalı olmak bu, dünya dahil. onun içinde ben, sevdiceğimle birlikte canlı canlı dört duvar arasına gömülmüşüm. bir zamanlar sudan'da kabile reisinin, soyu tükenince, son sevgililerinden biri dizlerinde olmak üzere yaptığı gibi.
cansızlar arasında, titreşen tel olmak ister insan. bizim gezegenimizden çıkıp uzaya yayılan büyük tınılardan söz ediliyor. oysa müzik, bizi kuşatmış tunçtan sessizliğe karşı mücadele için dışa açılıyor. müzik, dünyalar cephesindeki tek kavgadır. insanlar birbirini anlamıyor da ne demek? gereğinden fazla anlıyorlar, o kadar. tüm konuşma denen şey enikonu karanlıkta ses duyma ihtiyacına varır, kazlar gibi. simmel ile öteki, neydi adı? iletim hırsıyla birbirlerine bağırdılar, biri ötekini dinlemeksizin, yüksek sesle ve neredeyse öfkeyle birbirlerine seslendiler. buna karşın her ikisinde de birbirlerini çok iyi anladıkları hissi vardı. incil'in kapağında onun viski bardağının tabanı koyu bir kenar izi bırakmıştı. bardağı incil'in üstüne koymakla kalmıyor, heyecanla konuşurken bardağı kapağa vuruyordu da.
bir düşünsene, herkes tepesini örtmek istese, saçının bir telini bile göstermemek için herkes peruk özlese, herkes, utançla kendinden geçmiş gibi. kadınların yabancı erkekler önünde saçlarını örtmek zorunda oluşu yalnızca doğu'nun, yalnızca yahudilerin adeti değil. herkes başını örtmek istiyor, herkes! saç görkemi -saç utancı. her şey tepetaklak olsa canım kız arkadaşım, her şey bir tepetaklak olsa: burun büyüklüğü aşağılık duygusuna dönse; çerçeve genişletme, çerçeve küçültmeye inse. saygınlık gösterişi, silik kalma tutkusuna dönüşse; her şey, kendi karşıtına, iktidar/iktidarsızlık. şatafatlı şapka, yaldızlanmış utançtır, saç tuvaleti, saç utancının reklam parlatmasıdır ve utanç tüm zevklerin kaynağıdır: her çeşit soyunmanın tüketilmesi, tepe gözünün kapatılması.. tüm gelecektekiler anı olacak. geleceğin kendisi, anımsamanın eseri olacak. iyi ama ütopya nerede kaldı; düşler, insanlık düşü nerede? insanlık, düş görmez. yalnızca her seferinde "bir" insan düş görür. düşler, ruha ve geceye aittir. düş sözcüğünü yerinden alıp canının istediği yere dikemezsin.
bütün dünyayı dolaştım ve hiçbir şey görmedim. renkli dünya, çıkarılıp kenara konmuş soytarı önlüğü gibi değersizdir. soytarı çoktan onun içinden sıyrılıp çıkmış, kralının peşinde uzaklara uçmuş. ayrıca sürgünde gayretli bir gelirler müdürü ve aslında işgüder olmuş. kimdi o sahi, bernard von clairwaux muydu? üç kez cenevre gölünün çevresinde dolaşmış; ama sofuca düşünceler içinde yürüdüğü için gölün farkına varmamıştı. inancın ve aşkın görmezliği ile imgelerin imgesizliği, bugüne bugün bizi bitirmeye çalışıyor. filme alınmış her yüz adına, görünmezlerden utanıyorum. yitirilmiş profil olarak cepheden gösterim yapılamaz artık. çekincesiz aşk da yok. elbette sözler, yalnızca sözcüğün döküntüsü olmuşsa, imgeler sırf imgenin döküntüsüyse, bundan o her iki mucizenin, sözcük ve imgenin kendisine bir zarar gelmez. bu yetmezmiş gibi şimdi bir de şu insanın ve insan işleyişinin olumsuz bir kendi kendini tanrılaştırması var. son rasyonalite diyor ki: her şey berbat, zehirli. güneşin tadını asla çıkarmayın! hiçbir ırmağı, hiçbir ağacı sevmeyin; onun üstündeki bozuşmuş, çürümüş durumları görün.
heyecan gemisinin iki güvertesi var. çağların değişik akınlarında katmanlar üst üste gelir. o zaman yolcular yüksek tarafa zıplamak durumunda kalırlar: devrim, imge katliamının saati. put kırıcıların egemenliği, daha sonra yine yıkılmak zorunda. sürekli heyecanlananların gemisi fena sallanıyor, en basit anlamıyla insanlığın azgınlaşan beşiği bu ve o hep çaresiz, hep yeniden doğan. ah! ya bizim, gözyaşlarını erken yüceltmemiz? tüm varoluş, yaratılışın kendisi, tek bir gözyaşı damlasının çeperi içinde gömülü. tarih, salt gözyaşı ırmağını güvenceye almak için var. ağlamaya susamışlık.. uzun taraçaları anımsıyor musun, villaları, parkta çakıl serili yolları, la notte'yi, antonioni'nin geniş yalnızlıklarını? yoo, anımsamazsın. o ciddi, soğuk sessizliği, başarısızlığın fazla söze yer bırakmayan patos'unu, hafif spor giyinmemiş modern erkekleri tanımazsın artık. ya midi kostümü ve beyaz topuklusuyla bir sarışının soluk kesen masumiyetini? onlar, yüz yüze geldiğimiz ilk yalnızlardı, üsluplu ve hayat dolu yalnızlar. bir avuç modern gece insanı arasında, içini göstermez, karanlık aranjmanlar! can sıkıntısının ve tiksintinin kahramanları, ben'in soyluları.
ah, az önceye dek biz de bitmez tükenmez can sıkıntısı konusuna kendimizce, bize özgü bir katkı koyabilirdik; büyük can sıkıntısının gözden kaçmaz bir varyantını, insanları sarmalayıp boğan biçimsiz korkunç boş zaman geçirme gibi öyle zorbaca olmayan bir çeşitlemesini getirebilirdik. ama bu şansı kaçırdık. artık çok geç. can sıkıntısı geçti, yakında pek de bir daha gelmez; hele çağa damgasını basmış bir duygu olarak hiç gelmez.
evet, la notte'den bu yana süren yaşam, batı dünyasının bu duygusal tarihi, iyi egzistansiyalistler olmamızı engelledi. özgürlüğün yolları! peki şimdi? yeni bir egzistansiyalizm, yeni bir başarısızlık armaları bilgisi. dünyanın bir soluksuzluk duygusu. tüm kavranabilirliklerin parçalanışı üstüne bir matem üslubu. ve şafak. o ne ki? yalnızca, şimdi yapılacak, başka türlüsü yok. hiçbir şey vaat etmeyen, baştan aşağı nankör bir zamanda, salt verilen sözlerle yaşanmış gibi kendi şafağımız bastırıyor. ve öyle oluyor ki insan, sırf yüreğin verdiği sözleri bir kez daha hissetmek için, daha iyi, daha sert, daha nurlu, yani işte daha temiz, tertemiz duyumsamak için insanlardan uzaklaşıyor. özlenen, doğa değil, serpilip gelişme değil, farklılık değil, farkların çoğalması değil, sapma değil, bireylik değil. bir insanın özlemi, doğadışı ve doğaüstü dehalarda, ilk gülümsemeden son duaya dek güzellikte ve büyüde takılıp kalıyor. tüm canlıların yaşamadığı; sanatların, ideallerin, umutların yarı hayatta, yarı inorganik olduğu ve duygusallıklara sürüklenen çökelti muamelesi yapılması gerektiği, ayrıca bizim yeryüzünde eklenti bir tarih olduğumuz görünüyor işte. onun içinde yaşamımızın bir karşıt parçası olarak inorganik yürek atmakta. yalnızca seslenişimiz kurbağalardan farklı. dik yürüme insanda doğuştan var; ne zaman ki dizleri çözülür, o zaman saygınlık kazanır. ama bunu bilmiyorlar, bilmiyorlar.
ben baraj gölüyüm. dağları yırtarak inen dereler ve coşkun eylem akışları bende sonlanır. eylemi yok edenim ben, anlamı çözenim, ilişkiyi ayıranım. uçuşan giysilerle dönüp gelen sen de, benim mekanımda toplanmış dolaşıp dururken birbirlerinden pek de farklı olamayanların meydana getirdiği bir eylemsiz durağa varırsın. söylüyorum sana, bana erişen her şey bir durgun suya varmış olur. ama yeryüzünden kopmuş, rüzgarda salınan ve artık hiçbir yerde durmayan düşüncelerin şarkısını dinlemeyeceğim asla. bilim camiasından atılmış, serserice dolanan, orada burada bir insanın karanlık düşlerine değip geçen; ama hiçbir şeyin ona neden söz edebileceğini açıklamadığı, efendisiz zihne kulak vermeyeceğim. o zihin, neden söz edeceğini ancak duyumsamıştır.
Deneme
2 Mayıs 2016 Pazartesi
27 Nisan 2016 Çarşamba
ALTIN ORANDIR BİLMEYECEKSİN
Asal sayılar, Gauss, favorilerimden biri. Altın oran, kendimi bildim bileli bu şeye takıntılı olmuşumdur. Bu birçoğunuzu bayağı korkutuyor, biliyorum, zaten amacım tamamen buydu. Burada Altın Oranla iligili Fibonacci sayılarını görüyoruz, çünkü Fibonacci ve Altın Oran kasdettiğim gibi, maddenin düzenli ölçüsünü ortaya çıkarmakla ilişkili. Eğer Fibonacci Lustral (antidepresan) kullanıyor idiyse, (Kahkaha) Bu Fibonacci serisi olurdu. "10 miligram, 20 miligram." ''Leonardo, yemek hazır, o kitapları bırak ve hapını iç.'' ''Tamam, Anne.'' (Kahkaha)
Asal sayılar, Gauss, favorilerimden biri. Altın oran, kendimi bildim bileli bu şeye takıntılı olmuşumdur. Bu birçoğunuzu bayağı korkutuyor, biliyorum, zaten amacım tamamen buydu. Burada Altın Oranla iligili Fibonacci sayılarını görüyoruz, çünkü Fibonacci ve Altın Oran kasdettiğim gibi, maddenin düzenli ölçüsünü ortaya çıkarmakla ilişkili. Eğer Fibonacci Lustral (antidepresan) kullanıyor idiyse, (Kahkaha) Bu Fibonacci serisi olurdu. "10 miligram, 20 miligram." ''Leonardo, yemek hazır, o kitapları bırak ve hapını iç.'' ''Tamam, Anne.'' (Kahkaha)
13:29Pekala buradan nereye varıyoruz? Güzel soru. İşte 27 yıldır üzerinde çalıştığım önerme. Eğer sayılaryaşadığımız olağanüstü evrenin kurallarını ifade edebilirse, onlardan bir tür tersine mühendislikle bu evrenin bazı basit yapı taşlarını açığa çıkarabiliriz. İşte yaptığım şey bu. 27 yıl önce bunun üzerinde çalışmaya başladım.
13:52Ve bir parçacık hızlandırıcısı yapmaya çalıştım. (Kahkaha) Ama işe yaramadı. Sonra, hesap makinesini bir benzetme olarak düşündüm. Sayıları sadece bölebilirim, aynen atomu parçalamak gibi. Yaptığım şey buydu. ''Moleeds'' i böyle keşfettim. İnanıyorum ki Moleeds Sicim Teorisinin ispatlanmasını sağlayacak.Sicimlerdeki düğümler, motif ve ilişkiler, 27,37. Bu ortaya çıkarttığım ilk grafikti.
14:21Sayıları bir kenara bıraksanız bile, simetrinin güzelliğini görebilirsiniz. Birden 36' ya kadar, altı gruba ayrılmış sayılar. Simetri, çiftler. Tepeler 37' ye kadar toplanmış. Altlar, hepsi 74. Çok fazla karmaşık ilişkiler var bu nedenle oralara girmiyeceğim, çünkü, ''Hey Fluctus konusuna geri dön.'' dersiniz. (Kahkaha)
14:44Beşincilerin Çemberi, akuistik uyum, geometrik simetri. Bu ikisinin birbiriyle ilişkili olduğunu biliyordum.Yine, Kartezyen tip kesişme. Sonra dedim ki, bir daire koyacak olursam, ne tür bir motif elde ederim, boom, Kırmızı Sistem. Şuna bakın. Böyle bir şey, sadece uyduramazsınız, baylar bayanlar. (Kahkaha)Gidip, ''Bir dairenin içine bazı üçgenler koyacağım ve bunlar simetrik olacaklar. Ve hepsi toplanacak, ve sonra, aha evet, buldum.''
15:09Bu herhangi birinin uydurması olamaz. Turuncu Sistem. (Kahkaha) Ve burada, bunların 27' nin çarpımları olduğunu göreceksiniz. Ve o şekli yineleyecekler,. hatta bu dukuzun ya da 36' nın dairesi olsalar bile. Çılgınca. (Kahkaha) Bu da Yeşil Sistem. Yeşil Sistemin yarısından katlanır, 18 ve 19' un arasından. Mavi Sistem. Mor. Hepsi orada. (Kahkaha) Şuna bakın! Yani, bunu öylesine uyduramazsınız. (Kahkaha) Bu yalnızca ağaçtan düşme değil baylar ve bayanlar. Hayatımın 27 yılı! (Kahkaha) Ve bunu burada TED' de sunuyorum. Neden? Çünkü umarım gelirler ve eğer uzaylılar gelecekse, inecekleri yer burası. (Kahkaha)''Dünyayı yok edeceğiz. Hımm... belki de etmeyiz.'' (Kahkaha)
16:02Geçtiğimiz yıl matematik olasılıklara izin veren Calabi-Yau dallanmalarını bir bakıma küçük gizli boyutları gerektirmeyen bu takip eden sistemleri buldum. Matematiksel olarak doğru, ama bana pek de ilahi gibi gelmiyor. Sanki şey gibi, seksi ve seçkin değil, gizli. Gizli olmasını istemiyorum, görmek istiyorum.(Kahkaha)
16:23Diğer tüm eşlerin de simetrisi olduğunu buldum, Ana unsur gibi olmasa da, simetrileri paylaşılıyor.İnanılmaz. Bu çılgınlık. Bunu bir tek ben mi görüyorum? (Kahkaha) Bu arada, bunu bir günde çizmedim.Evde bunu gibi grafikler hazırlamaya çalışın. Dikkatli ve eksiksiz olmalısınız! İşin içinde ölçü var, artış var.Bunlar harita bu arada. Pul değiller, ama bir gün... (Kahkaha)
16:52Baskıyı hissediyorum. Altın Oran, çılgınca. Şuna bakın, Altın Oran çerçevesinde oluşturulmuş. Bakmaya başladım ve tekrar baktım. Gezegenler gibi görünmeye başladılar. JPL i açtım. Gezegenlerin yörüngelerine baktım. Güneş sistemimizde bunun 18 örneğini buldum. Daha önce hiç bahsedilmedi. Bu bir ilk oluyor. Bu tarihe geçebilir. (Kahkaha) Kepler haklıydı. (Kahkaha) 18 ve 19, Moleeds in ortası, 0.618 Altın Oran. Birbiriyle çarparsanız, 18.618 x 19.618 = 365.247 yapar. Bu da bir yıldaki gün sayısından .005 fazlası.
17:35Hey, bunu uyduramazsınız. (Kahkaha) Çok teşekkür ederim. (Alkış) Teşekkürler. (Alkış) Teşekkürler. (Alkış)
Arthur Benjamin: Fibonacci Sayılarının Büyüsü
Aslında, üç sebepten ötürü: hesaplama, uygulama ve sonuncusu, ne yazık ki zamanla en önemsiz hale geleni ilham.
Matematik modeller bilimidir ve biz onu nasıl mantıklı, eleştirel ve yaratıcı olarak düşüneceğimizi öğrenmek için kullanırız, ama okulda öğrendiğimiz matematiğin çoğunluğu etkileyici şekilde düzenlenmemiştir ve öğrencilerimiz bize; "Niçin bunu öğreniyoruz" diye sorduğunda, duydukları şey sıklıkla, gelecek derslerde ve sınavlarda ona ihtiyacınız olacak şeklinde olacaktır. Ama harika olmaz mıydı, Ara sıra matematiği sadece eğlenceli veya güzel olduğu için öğrensek ya da zihnimizi heyecanlandırdığı için? Çoğu kişinin, bunun nasıl olabileceğini anlamaya dair bir fırsatının olmadığını biliyorum, şimdi, favori sayılarım olan, Fibonacci sayıları ile ufak bir örnek vermeme izin verin.
Bu numaralar birçok yönden takdire şayandır. Hesaplama açısından, "bir artı bir eşittir iki" deki gibianlaması kolaydır. Bir artı iki eşittir üç, iki artı üç eşittir beş, üç artı beş eşittir sekiz ve böyle devam eder.Doğrusunu söylemek gerekirse, Fibonacci dediğimiz kişi aslında Leonardo of Pisa'dır ve bu sayılar, bugün Batı Dünya'sının kullandığı hesaplama yöntemlerini anlatan "Liber Abaci" adını verdiği kitabında ortaya çıkmaktadır. Uygulama açısından, Fibonacci sayıları doğada şaşılacak sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. Bir çiçeğin taç yapraklarının sayısı genellikle bir Fibonacci sayısıdır ya da bir ayçiçeği veya bir ananasınüzerindeki spirallerin sayısı, bir Fibonacci sayısı olma eğilimindedir.
Aslında, Fibonacci sayılarının uyumluluğuna daha pek çok örnek vardır, ama onlarla ilgili en ilham verici bulduğum şey, sergiledikleri güzel sayı motifleri. Favorilerimden birini göstermeme izin verin. Varsayalım ki sayıların karesini almayı seviyorsunuz, açıkçası, kim sevmez ki?
İlk birkaç Fibonacci sayısının karelerine bakalım. Birin karesi bir, ikinin karesi dört, üçün karesi dokuz,beşin karesi yirmi beş, böylece gider. Art arda gelen Fibonacci sayılarını topladığınızda, bir sonraki Fibonacci sayısını elde edeceksiniz, herhangi bir sürpriz yok, değil mi? Bu şekilde oluşturuldular. Ancak karelerini topladığınız zaman, herhangi özel bir durumun olmasını beklemezsiniz. Ama şuna bir bakın. Bir artı bir bize ikiyi verir, bir artı dört beşi, dört artı dokuz on üçü, dokuz artı yirmi beş, otuz dördü Ve evet, örüntü devam ediyor.
Hatta, işte bir başkası. Varsayalım ki, ilk Fibonacci sayılarının karelerini toplayınca ne olduğuna bakmak istediniz. Hadi bakalım. Evet, 1 + 1 + 4 = 6, + 9 = 15, 25 ekle 40, 64 ekle 104. Şimdi şu sayılara bakın.Bunlar Fibonacci sayıları değil, ancak onlara daha yakından bakarsanız, Fibonacci sayılarının, onların içine gizlenmiş olduğunu göreceksiniz.
2 çarpı 3 = 6, 15 eşittir 5 çarpı 3, 40 eşittir 5 çarpı 8, iki, üç, beş, sekiz, kime minnettarız?
Bu örüntüleri keşfetmek ne kadar çok eğlenceliyse, neden doğru olduklarını anlamakta, bir o kadar tatmin edici. Hadi son denkeleme bakalım. 1'in 1'in 2'nin 3'ün 5'in ve 8'in kareleri toplamı neden 8 kere 13 'e eşit? Bunu size basit bir resim çizerek göstereceğim.

1'e 1'lik bir kareyle başlıyoruz, hemen yanına bir tane daha koyalım. İkisi birlikte, 2'ye 1'lik bir dikdörtgen oluşturdu. Altına, 2'ye 2'lik bir kare koyuyorum,hemen yanına 3'e 3'lük bir kare, aşağıya 5'e 5'lik bir kare ve sonra 8'e 8'lik bir kare daha, büyük bir dikdörtgen oluyor, değil mi?
Basit bir soru sormama izin verin: dikdörtgenin alanı kaçtır? Pekala, bir yönden bakacak olursak, içindeki karelerin alanlarının toplamıdır, değil mi? Aynı yaptığımız gibi. Birin karesi artı birin karesi, artı ikinin karesi artı üçün karesi, artı beşin karesi, artı sekizin karesi, değil mi? İşte alan. Diğer taraftan, bir dikdörtgen olmasından dolayı, alan eşittir yükseklik çarpı taban, yani, yükseklik şüphesiz sekiz ve taban beş artı sekizeşittir bir sonraki Fibonacci sayısı olan 13'e. Doğru mu? Böylece alan ayrıca eşittir 8 çarpı 13 lanı iki farklı yoldan doğru hesapladığımıza göre, aynı sonuca ulaşmalıyız ve buda neden 1'in 2'nin 3'ün 5'in ve 8'inkareleri toplamının 8 kere 13 yaptığını gösterir.İşte, eğer bu işleme devam edersek, 13 - 21 dikdörtgenini, 21 -34 'ü ve devamını oluşturacağız.

Şimdi bir bakın. Eğer 13'ü 8'e bölerseniz, sonuç 1.625 olur. Büyük sayıları küçük sayılara bölmeye devam ederseniz, bu oranlar 1.618'e daha da yakınlaşır, yüzyıllardır matematikçilerin, bilim insanlarının ve sanatçıların büyülendiği çoğu kişinin Altın Oran olarak bildiği o sayıya.
Evet, tüm bunları size gösteriyorum çünkü, okullarımızda yeteri kadar dikkate alınmamasından dolayı endişelendiğim, matematiğin çok fazla güzel yönleri var. Çoğu zamanımızı hesaplama yapmayı öğrenerek geçiriyoruz, ancak, nasıl düşüneceğimizi de öğreten - belkide en önemlisi - uygulamaları da unutmayalım.
Eğer tek bir cümleyle özetleyebilecek olsam, sanırım şöyle olurdu: Matematik sadece x'i bulmak değildir,aynı zamanda ona neden bulmaktır.
Aslında, üç sebepten ötürü: hesaplama, uygulama ve sonuncusu, ne yazık ki zamanla en önemsiz hale geleni ilham.
Matematik modeller bilimidir ve biz onu nasıl mantıklı, eleştirel ve yaratıcı olarak düşüneceğimizi öğrenmek için kullanırız, ama okulda öğrendiğimiz matematiğin çoğunluğu etkileyici şekilde düzenlenmemiştir ve öğrencilerimiz bize; "Niçin bunu öğreniyoruz" diye sorduğunda, duydukları şey sıklıkla, gelecek derslerde ve sınavlarda ona ihtiyacınız olacak şeklinde olacaktır. Ama harika olmaz mıydı, Ara sıra matematiği sadece eğlenceli veya güzel olduğu için öğrensek ya da zihnimizi heyecanlandırdığı için? Çoğu kişinin, bunun nasıl olabileceğini anlamaya dair bir fırsatının olmadığını biliyorum, şimdi, favori sayılarım olan, Fibonacci sayıları ile ufak bir örnek vermeme izin verin.
Bu numaralar birçok yönden takdire şayandır. Hesaplama açısından, "bir artı bir eşittir iki" deki gibianlaması kolaydır. Bir artı iki eşittir üç, iki artı üç eşittir beş, üç artı beş eşittir sekiz ve böyle devam eder.Doğrusunu söylemek gerekirse, Fibonacci dediğimiz kişi aslında Leonardo of Pisa'dır ve bu sayılar, bugün Batı Dünya'sının kullandığı hesaplama yöntemlerini anlatan "Liber Abaci" adını verdiği kitabında ortaya çıkmaktadır. Uygulama açısından, Fibonacci sayıları doğada şaşılacak sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. Bir çiçeğin taç yapraklarının sayısı genellikle bir Fibonacci sayısıdır ya da bir ayçiçeği veya bir ananasınüzerindeki spirallerin sayısı, bir Fibonacci sayısı olma eğilimindedir.
Aslında, Fibonacci sayılarının uyumluluğuna daha pek çok örnek vardır, ama onlarla ilgili en ilham verici bulduğum şey, sergiledikleri güzel sayı motifleri. Favorilerimden birini göstermeme izin verin. Varsayalım ki sayıların karesini almayı seviyorsunuz, açıkçası, kim sevmez ki?
İlk birkaç Fibonacci sayısının karelerine bakalım. Birin karesi bir, ikinin karesi dört, üçün karesi dokuz,beşin karesi yirmi beş, böylece gider. Art arda gelen Fibonacci sayılarını topladığınızda, bir sonraki Fibonacci sayısını elde edeceksiniz, herhangi bir sürpriz yok, değil mi? Bu şekilde oluşturuldular. Ancak karelerini topladığınız zaman, herhangi özel bir durumun olmasını beklemezsiniz. Ama şuna bir bakın. Bir artı bir bize ikiyi verir, bir artı dört beşi, dört artı dokuz on üçü, dokuz artı yirmi beş, otuz dördü Ve evet, örüntü devam ediyor.
Hatta, işte bir başkası. Varsayalım ki, ilk Fibonacci sayılarının karelerini toplayınca ne olduğuna bakmak istediniz. Hadi bakalım. Evet, 1 + 1 + 4 = 6, + 9 = 15, 25 ekle 40, 64 ekle 104. Şimdi şu sayılara bakın.Bunlar Fibonacci sayıları değil, ancak onlara daha yakından bakarsanız, Fibonacci sayılarının, onların içine gizlenmiş olduğunu göreceksiniz.
2 çarpı 3 = 6, 15 eşittir 5 çarpı 3, 40 eşittir 5 çarpı 8, iki, üç, beş, sekiz, kime minnettarız?
Bu örüntüleri keşfetmek ne kadar çok eğlenceliyse, neden doğru olduklarını anlamakta, bir o kadar tatmin edici. Hadi son denkeleme bakalım. 1'in 1'in 2'nin 3'ün 5'in ve 8'in kareleri toplamı neden 8 kere 13 'e eşit? Bunu size basit bir resim çizerek göstereceğim.

1'e 1'lik bir kareyle başlıyoruz, hemen yanına bir tane daha koyalım. İkisi birlikte, 2'ye 1'lik bir dikdörtgen oluşturdu. Altına, 2'ye 2'lik bir kare koyuyorum,hemen yanına 3'e 3'lük bir kare, aşağıya 5'e 5'lik bir kare ve sonra 8'e 8'lik bir kare daha, büyük bir dikdörtgen oluyor, değil mi?
Basit bir soru sormama izin verin: dikdörtgenin alanı kaçtır? Pekala, bir yönden bakacak olursak, içindeki karelerin alanlarının toplamıdır, değil mi? Aynı yaptığımız gibi. Birin karesi artı birin karesi, artı ikinin karesi artı üçün karesi, artı beşin karesi, artı sekizin karesi, değil mi? İşte alan. Diğer taraftan, bir dikdörtgen olmasından dolayı, alan eşittir yükseklik çarpı taban, yani, yükseklik şüphesiz sekiz ve taban beş artı sekizeşittir bir sonraki Fibonacci sayısı olan 13'e. Doğru mu? Böylece alan ayrıca eşittir 8 çarpı 13 lanı iki farklı yoldan doğru hesapladığımıza göre, aynı sonuca ulaşmalıyız ve buda neden 1'in 2'nin 3'ün 5'in ve 8'inkareleri toplamının 8 kere 13 yaptığını gösterir.İşte, eğer bu işleme devam edersek, 13 - 21 dikdörtgenini, 21 -34 'ü ve devamını oluşturacağız.

Şimdi bir bakın. Eğer 13'ü 8'e bölerseniz, sonuç 1.625 olur. Büyük sayıları küçük sayılara bölmeye devam ederseniz, bu oranlar 1.618'e daha da yakınlaşır, yüzyıllardır matematikçilerin, bilim insanlarının ve sanatçıların büyülendiği çoğu kişinin Altın Oran olarak bildiği o sayıya.
Evet, tüm bunları size gösteriyorum çünkü, okullarımızda yeteri kadar dikkate alınmamasından dolayı endişelendiğim, matematiğin çok fazla güzel yönleri var. Çoğu zamanımızı hesaplama yapmayı öğrenerek geçiriyoruz, ancak, nasıl düşüneceğimizi de öğreten - belkide en önemlisi - uygulamaları da unutmayalım.
Eğer tek bir cümleyle özetleyebilecek olsam, sanırım şöyle olurdu: Matematik sadece x'i bulmak değildir,aynı zamanda ona neden bulmaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

